nefes

her zamanki sabahlardan biraz daha farklı bir sabah, biraz daha bezgin bugün güneş, biraz daha sahiplenici bir gökyüzünde süzülüyor bütün gri bulutlar. pencereye doğru hafif adımlarla yürüyorum, kirden görünmez olmuş camın arkasındaki çam ağacına gidiyor gözlerim. camın önüne en son ne zaman ne için koyduğumu unuttuğum plastik kabın içerisine bir kuşun gelip de yuva yaptığını, iki tane de yumurta bıraktığını görüp ”bu evde ve çevresinde kendimi yaşamaya değer bulmadığım bir zaman diliminde sen, kendine ve ailene bir yuva bilmişsin burayı, ne yazık ve ne hoş!” diye iç geçiriyorum. onlar için biraz da olsa temiz bir yaşam sunabilmek adına kısa bir temizliğe girişiyorum. camdaki lekeleri, mermerdeki birikmiş tozu ve üstümdeki bitkinliği biraz olsun yok ediyorum. işte diyorum, şimdi bir sabah vakti şu çam ağacının cılız gölgesi camdan içeri sızarken, gün ışığı çam iğnelerinin arasından planlamış bir soygunu icra eder gibi usul adımlarla süzülürken biraz olsun daha iyi hissedeceksiniz, biraz olsun daha ait.

ben mi?

beni sorarsanız ben şu yüklü bulutlar gibiyim. beni sorarsanız ben şehirleşmiş topraklar, demokrasi götürülmüş kıtalar, devrilmiş liderler gibiyim. öncesinde yeşili terki kendisine vazife bilip sonrasında kendisini yeşile muhtaç bilenler gibiyim. nefesimin ağırlığını hissettikçe vücudumda iki değil de yüzlerce ciğer taşıyormuş gibiyim. gibilerin içine sıkıştırılmış, konsantre hâle getirilmiş tam olarak 21.yüzyıl profilinde seyreden, kendisini yalnızlığın pençesinden kurtarmaya çalışırken yalnızlığa tutsak kalmış gibiyim. demir parmakların ardında mürekkebi, yazıyı, barutu, tekerleğin icadını, köleliği, amerika’yı ve hatta kızılderilileri düşünüyor gibiyim. bir ormanın derinliklerinde, kitaplardan daha öte müziklere ve yapılmış / yaratılmış bütün sanat eserlerine bir o kadar yakında, yaşama ve soyut olan her şeye bir o kadar uzakta ve yabancı, aristo mantığının içerisinde sıkışmış ama hâlâ kabule geçememiş bir şekilde ”ne siyah ne beyaz, ille de ve sadece siyah” der gibiyim.

ben,
oldukça dik olduğunun farkında olduğum bir uçurumun kenarında dikilmiş,
kendimi bulutların kucağına bırakacağımdan oldukça emin bir şekilde gözlerimi kapatarak cılız kollarımı rüzgâra teslim etmeye dünden razı bir şekilde,
derinden bir fısıltıyla, yaratılmış meleklerin hepsine bir ”veda hutbesi” okur gibiyim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir