merhaba: dünya

merhaba:dünya diye üretildiği gezegenden hoşça kal diyerek ayrılan voyager-1

Dünyayı ve Dünya’yı anlamak iki farklı kavram benim gözümde. En büyük meraklarımdan birisi olan evrenin sonsuz çığlıkları arasında kendi sesini duyurabilmiş, evren ve bilinmezlik peşinde kendi ömrünü adamış insanları hayranlıkla takip ettiğim küçük yaşlarımdan itibaren uzay: benim için fırlatma rampalarından, Apollo görevlerinden, Sputnik uydularından ve uzay rekabetinden fazlası olmuştu. Güneş Sistemi’ni terk ederek bilinmezin kalbine doğru süzülüp giden Voyager-1’i düşündüğüm zaman, bir uzay mekiğinin onlarca yıldır sürüklendiği bu boşluktaki o yalnız mücadelesi, kimsesiz kalışı ve doğduğu sistemi terk edişi benim için duygusal anlamlar taşımıştı hep. Kapak fotoğrafında da kendisine yer vererek bu kutsal yolculuğunu taçlandırmış olmayı diledim kendimce. Benim için gerek Dünya’dan, evimizden, gerekse uzaydan bahsedileceği vakit ismi anılmadan geçilemeyecek nadir kişilerden birisi Carl Sagan.

”bir yerlerde inanılmaz bir şey keşfedilmeyi bekliyor”

Keşifler çağı içindeki biz insanlar için her saate, her güne sığdırılan onlarca keşif, artık pek bir haber değeri taşımıyor. Ki bu hızlanmayı 20.yy’ın başından itibaren alacak olursak benim için yüzyıl kavramını da değiştiren bir şey bu atılım. Artık insanlığın her 10 yılda bir yüzyıl atladığını ve konsantre bir tarih algısına kavuştuğunu düşünüyorum. 1940 yılında geçirilen 365 gün ile 2020 yılında geçirilen birkaç gün, tek kapak deterjan ve çeyrek kapak deterjan farkı kadar bariz bir farkı bizlere sunuyor. Dünya değişiyor, dünyayı fikirlerimiz ve keşiflerimizle değiştiren bizler peki: bizler değişeli ve değişimin rüzgarına kapılalı çok oldu.

”bugünü anlamak için geçmişi bilmemiz gerekir”

Geçmişle bağını koparmaya çalışan ve kendisini büsbütün geleceğin kollarına teslim etmekten çekinmeyen biz, bir yerde geçmişle aramızdaki o incecik kalmış çizgiyi diri tutmaya çalışıyoruz. Hala birçoğumuz için tarihimiz, geçmişimiz büyük önem taşıyor. Hala birçoğumuz geçmişin kalbinde yaşamayı tercih ediyoruz. Nostalji – geçmişe özlem – çağımızın bir diğer trendi. Sanırım bu yüzyıl ve geleceğin ” gelecek algısı ” bizi mutlu etmeye yetmiyor. Biz hala Yeşilçam filmlerinde, doksanlar ve iki binlerin başındaki dizilerde, yetmişler müziğinde ve geçmiş dönem eşyalarında teselli arıyoruz. Bir yandan haklıyız da: geleceğe dair bu kadar umut aşılanırken ve aynı zamanda bu kadar korku senaryoları yazılırken bize sunulan umuda değil de biraz olsun mutlu hissettiğimiz, sığınak bildiğimiz geçmişe sıkıca sarılıyor olmamız garipsenecek bir davranış değil. Elimizde ”bildiğimiz, yaşadığımız, her ayrıntısıyla yaşadığımız bir geçmiş” ve ”bilinmezliklerle dolu bir gelecek” varken biz, bildiğimiz esnaftan şaşmıyoruz.

”inanmak istemiyorum, bilmek istiyorum”

Geleceğin muazzam olacağına inanmak istiyoruz, bize böyle pazarlanıyor gelecek. Neredeyse tüm senaryolarda ufkumuzu Dünya’mızın ufuklarından alıp uzayın ufuklarına taşıdığımız halde ”güzel bir gelecek” pazarlamasına devam ediyoruz. çok kalabalıksın dünya, diye serzenişte bulunduğum uzay edebiyatı yazımda belirttiğim gibi sekiz milyara yakın nüfusumuzla Dünya’mızın omuzlarında onu dibe batırıyoruz. Ümidimizi keseli çok oldu bu gezegenden, bunun farkındayız. Evrimin ara formları gibi arada sıkışmış bir nesiliz. 1970-2100 arası bu nesil belki Dünyayı son kez hep olduğuna yakın bir şekilde görebilecek. 22.yy itibarıya merhaba: dünya, diyerek gözümüzü açtığımız gezegenden hoşça kal: dünya diye ayrılacağız. Seksen yılda olacak bir iş değil diye bakılmasın, yukarıda da dediğimiz gibi yeni dünyada bir yıl= on yıla, on yıl ise bir yüzyıla eşit, şimdilik.

twitter: sen de mi komplo teorisyenisin?
voyager-1’in uzayda kaydettiği ses belki de geleceğin çığlığıdır ne dersiniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir