mekan kayması

evet, gelincikler içinde saklı kara delikler bahsettiğim.
mekan kayması

İşte buradayız, bıraktığımız yerlerde çimenlikler ve belki küçük küçük su birikintileri görmek isterken biz, göremediğimiz pek açık. İşte buradasın yine, işte yine üstüne kazınmış bir utanç taşıdığın önündeki yüzyıla. Nehrin suyunu kana kana içen bir kurbağanın doğaya serenatında sen şimdi kulaklarını tıkayan. Ağustos böceklerinin yok oluş çığlıkları karşısında duyarsız. Önüne kattığı Orta Çağ ordularına akarsular üstünde köprüler kurdurtan muzaffer komutan ve senin izinden yürünüldüğü vakit pek kaçışı yok savaş meydanlarının farkındalığı. İşte yolumuza çıkmış köylerin üstünde biriken is yığını bizler, işte mevsimsiz mekanların uğultusunu bir Rönesans tablosuna işleyen ellerimiz. Bir kilise duvarında Meryem, bir dar ağacında İsa’yız biz. Muhammed’in taşlandığı topraklarda kayalıklarız biz, yerinden kıpırdatılamaz. Ve her birimizin kutsal bir yazıtı vardır pantolonunun iç cebinde, gelecek asrı şekillendirmek için gizli duran. Sen şimdi mevsimin tadılan ilk meyvesinde dilenen o keskin dilek. Bir gül yaprağının derede taşları okşayarak süzülmesi gözlerin. Gelincikler içinde saklı kara deliklerden güneş ışıklarını saklı tutan yılmaz devrimci bembeyaz tenin. Ütopyaların dinmez çığlığı, evrenin yırtmaçlı elbisesi altında akıp giden sonsuz nehir, bir taşra çınarında can bulmuş dilek çaputu, kır yolları boyunca devrimi muhazafa eder gibi sıralanmış yabani çiçek sürüleri, tasvir edilmiş her ne ise sen, şimdi bir cami çinisinde harcanmış ay dönümleri işte bir an yanıbaşımda, bir an evrenin bilinmeyen ucunda olan sen ve kayıp giden mekanlar atlası ben. Bir yıldızın kuyruğunda – evet, kuyruğunda – yörüngeyi turladığımız bitmesin istenen vakitlerde elleriyle saklı kıtalar işaret eden güzel bedenini, uzayın boşluğundan toprağın sertliğine bir fidan bellemek ne haddime: hele ki bu yüzyılda. Bu yüzyılda toprağa sığınmak mı, ne fena! Kaçabildiğimiz kadar hızlı, alabildiğimiz kadar art arda aldığımız nefesler, kısabildiğimiz kadar kısık gözlerimiz kum fırtınalarında ve bulabildiğimiz kadar temiz gezegen: aradığımızda.

bitmesin isterdim: son

Biz seninle öyle evrenler tasarladık ki küçük kağıtlara, kendimizi ufaltabildiğimiz kadar ufaltıp sığmak için çabaladık ya her bir yıldız tozunun özüne, o zaman anlaşılmış ve karara bağlanmış bir şeydi: Dünya, bizim içindi fakat asla bize ait değil.

bir başka son için: sizi burada görmek isterim.
bir önceki yazı: uzay edebiyatı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir