kanda bir leke

kanda bir leke diyordum ya sana, işte tam anlamıyla öyle geçip gidiyorum damarlarından. henüz sırtından bir mevsimi yere bırakmış, bir başka mevsimi taşımaya hazırlanıyor gibi. henüz güneş’le hiç göz göze gelmemiş olmasına rağmen kavrulup toprağa karışmışçasına. işte bedenim ve pürüzsüz tenim, işte ben ve benliğim. şimdi sen, bana hangi kıyafetleri seçip getirecek olsan da üstümde simsiyah taşıyacak olan benim. hangi manzarayı parmaklarının ucuyla diriltip “işte karşında inanmadığın cennet” diye fısıldasan kulaklarıma, bakışlarımla toprağı çatlatacak, akan suyu durduracak olan benim. işte sen, bir savaş meydanının ortasında beni barışa ikna etmeye çalışıyorken ben büyük bir orduyu komuta ediyor olacağım. ben de isteyeceğim bütün atların yelelerinde salınmayı, ben de bütün suların kalbinde kollarım açık sürüklenip gitmeyi, ben de, her zaman. fakat biliyorum ki görmediğim kıtalarda, tanımadığım insanlar ve hayatlar var. biliyorum ki benden kötüleri, elbet var. -iyileri de bir o kadar- biliyorum ki ne kadar yalnız kalmışsam bir o kadar ben olmuşum hep. yoksa istemez miydim bir kuş sürüsünün peşine takılıp kıtalar aşmayı. istemez miydim akan bir nehrin karşısına elimdeki asayla dikilmeyi! ama sen bana gelmiş firavun, musa’yı kovalarken kimin tarafında olacağımı soruyorsun ve ben de sana usulca söylüyorum tarafımı, ben denizden yana olacağım. iki yakasını birleştirmek için canım pahasına savunacağım. diyebilirsin ki bu, firavunla iş tutmaktan farksızdır. o zaman diyeceğim ki musa’ya başka yollar sunmak tanrısının hakkıdır. fazla cesur olduğumu iddia edeceksin yine, fazla fevri davrandığımı. canımı hiçe sayıp saçmaladığımı. her zamanki gibi hak vereceğim sana. ellerim gövdende süzülecek, ellerimle gövdende gerçeğin damarını arayacağım. dudaklarım dudaklarında bir iftirayı saklı tutacak, bir iftiraya kilit vuracak. seni öpmeyi bıraktığım an dünya, bu iftirayla sarsılacak. yeni bir mevsim arayacağız, bize iyi gelebilecek. hatta kirletilecek bir mevsim. rehberliğinde gözümü ayaklarından ayırmayacağım, sen bir kavme gönderilmiş herhangi bir peygamber olmasan da bunu yapacağım. sonra zamanı gelecek, bana ölümü haber verecek gözlerin. göz bebeklerin büyüyecek, boynundaki damarın nefesini teninde hissedeceğim, tüylerin dirilecek karşısında ölüm meleğinin, direnecekler belki fakat cılız bir rüzgârdan farksız olacak bu koca bir çınar karşısında, ayak parmaklarınla toprağa varlığını işleyeceksin, ellerinden düşecek belki o an inandığın her ne varsa bu zamana kadar, saçların salınacak bir anda, bir anda açılacak başın. öyle bir koku yayılacak ki ne bir misk amberi ne bir hac mevsimi tamamen ve yalnızca sen. usulca burnumda dans edişini hissedeceğim kokunun, usulca dansına eşlik edeceğim kirpiklerimle. beni ölüme inandıracaksın, beni ölümden ayıramayacak. ölüm meleği yavaşça ellerini uzatıyor şimdi bana, sen dizlerinin üstüne düşüyorsun. kandaki bir lekeden farksızım demiştim sana. yakılacak bir odun değil, ateşin kendisiyim demiştim. şimdi kanındaki bir leke, parmak ucundaki boşluktan toprağa sızıyor. olabilecek en yavaş şekilde. sen siyahlar içinde, dizlerine tutunmuş kum taneleri, belinde saçların, şimdi durduğun yerde öylece bağırıyorsun.

emin ol duyuyorum, duyacağım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir