evet-canım

evet canım, merhaba. bir akşam vakti ne kadar güzel olabilirse gün batımı öyle güzel, öyle sergiliyor kendisini öyle düşman çatlatıyor. evet canım, uzun uzadıya konuşmamız gereken şeyler var. biliyorsun ki her mevsim kendi içinde bir döngü taşıyor yüzyıllardır, biliyorsun ki sen, ben ve varsa bir yerlerde biz denilen şey, bir döngüde sıkışmış kalmış gibiyiz. evet canım, bazen zordur bir şeyleri tarif etmek, bazen zordur bir şeyleri kabullenmek. bütün bu renklerin kabulü gibi gözlerimde, bütün bu kokulara alışma sürecim gibi yeryüzünde. uçuşan bütün kuşların kanatlarında yükselip gidişim nedensiz. evet canım, seni izlemek antik yunan’da bir gece vakti yıldızlı gökyüzünü izlemekle eşdeğer bir şey. evet, seni izlemek bütün renklerin karşısında savaş veren siyahla beyazın arkasında saf tutmak gibi bir şey. canım, gözlerin bana eşsiz tuvaller sunarken ben renksiz ve ben fırçasız. öyle ya ben oldukça yorgun ve karanlık. nefesim geçtiği her kıvrımda seni arıyor gibi. öyle ya aramakmış bulmanın ilk koşulu. evet canım, ne ben bu yüzyıla aitim ne de bu yüzyıl beni benimsemiş. ikimiz de adeta bir köşe kapmaca oynuyor gibiyiz şu gezegen içinde. biliyorsun ki canım gittikçe hızlanan bu gezegende, gittikçe değişen hayatın olağandışı akışında ben yalnızca dudaklarındaki dinginliğe ve ensendeki zamanın hissizliğine tutunuyorum. kahrediyor beni renklerdeki bu solukluk, kahroluyorum ayaklarından damlayan üzümlerin parıltısını toprak kapıp götürdükçe. kimse sokaklarda çiçek satmıyor artık, kovalamıyor kimse peşimizden elimize bir demet sıkıştırmak için. ve ben, bütün bu aydınlığın –bu yapma ışıltının – içinde senin karanlığına sığınıyorum. insan ki –biliyorsun ya canım- mağaradan çıktığı vakit dünyanın ona sunduğu dehşet yüklü düzen karşısında kollarını sıvayıp oyunu kuralına göre oynamaya karar verendi. biliyorsun ki insan, içten içe kendisini tüketendi. sıkıca kapatıyorum gözlerimi canım, gözlerimin önünden gitmese de vahşi varlığın ben hayata tutunmak için güçlü kalmaya çalışan yanımı sırtlamış seni zihnimden defedebilmek adına cepheye koşuyor gibiyim. oldukça can sıkıcı ve karamsar bütün bu saat dilimlerinde ben, yalnızca sessizliğine tutunuyorum. biliyorum ki can alıcı bir şeydi yaşama tutkusu. insanı yaşamda tutan şey öldürme güdüsüydü. ben, içimdeki seni bir şekilde öldürüp yaşama tutunmaya çalışıyorum. ilk darbesini almış gibi rüzgârdan bugün, ilk hayal kırıklığını yaşamış gibi küçük kanatlarında, annesinin iç güdüsüne kendisini teslim etmiş, yuvadaki en zayıf kuş gibi insan, öylece yaratıcısının gözlerine bakıp başka bir dünyanın varlığına inanmak istiyor işte canım, tüm mesele bu. başka dünyalarda da ensenden atlı birlikler hücum eder gibi pay edeceksin toprakları biliyorum. biliyorum ki canım, yılmaz ve dinmez bir azimle dikileceksin derebeylerinin kaleleri karşısında. biliyorum ki hiçbir savaş aleti, hiçbir imparator durduramayacak seni. hiçbir kitabın ilk satırı olmayacaksın, bir mağarada kimse sana yaşamın sırrını fısıldamayacak. canım, öyle ya ölümsüzlüğü toprağın kalbine gömen senin küçük yıpranmış ellerindi. canım öyle ya senin peşinden gelen kalabalığı dinginleştiren dağların eteklerinde ansızın beliren bir gölgeydi. biliyorsun ki –ve bunu bilmek seni güçlü kılıyor- içimde büyük bir boşluk var, biliyorsun ki benim coğrafyamda pek periyodik değildir güneş’in yükselişleri. biliyorsun ama canım, lütfen bilmezden gelme demiştim sana bir zamanlar; benim bahçemde, benim toprağımda ve benim gökyüzümde yaşam yoktur, renkler yoktur. pekala öyledir canım, söylemiştim sana. git gide sönüyor bize can veren kocaman yıldız, git gide yaşamın kendisinden uzaklaşıyoruz. bu farkındalığın pençeleri içinde kendini yaşamın kollarına bir saniye düşünmeden atan sen, insanı insan yapan her şeysin canım pekala. pekala varlığının sonucu olarak bencilsin, pekala varlığının kaçınılmaz bir zorunluluğu olarak yalnız öleceksin. evet canım, bizzat senden bahsediyorum, bizzat kendimden. başka birinden değil. bu cümleleri yazan senden bahsediyorum. biliyorsun ki pek alacalıdır yalnız başınalık pek tatlı gelir kulağa. işte şimdi önündeki dünden kalmış acı kahveyi yudumluyorsun. işte insanın varoluşu kadar kendine saygısını yitirmiş bir şekilde, seni yaratma yeteneğine sahip bir yaratıcı arıyorsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir